silenzio

20090905

https://twitter.com/silenzio_

artık cümle bazlı minik blog'um var, you can follow it up baby.

20090821

f

sonu bu kadar belli basit bir hayat için çok komplike yaşıyoruz, söylemiş miydim?





20090814

aFrika

Afrika senin, istanbul benim.

Sana gemiler tutarım, birkaç şiir atarım denize seni bulsunlar diye, boğaza manzarası olur tüm mutluluklarımızın, kelime oyunlarımızın ve öylesine günler. Kocaman şehrin ara sokaklarında, hiç bilmediğimiz bir semti elimizle koymuş gibi bulurum, mahallenin bakkallarını toplarım, yaşlı amcalar, gölgede oturan insanlar, yazık ki artık ölmeyi bekleyen teyzeler, hepsinden ufak bir hatıra alırım, bunu senin için yaparım sana söylemem, ses çıkarmazlar. Kar yağar belki fakir sokaklara ve büyük harfle yazılması gereken isim şehir isimleri gibi istanbul, aslında öyle demek istememiştim istanbul, seni bilirsin istanbul, aramızda bir kırgınlık mı var? Sonra herşeye inancını kaybetmiş on6’lık bir genç kız gibi, misketleri ütülmüş yaz tatili öğrencisi misali, yüzünün neden asık olduğunu bilemeyen insanları daha yakından görmek için yürümeye başlarım. Aniden bir şarkı başlar, yağmur başlar, hiç izlemeyeceğim filmin bir fragmanı başlar, bir yanlış yerde başlar, bir şehre kar yağar, bir istanbul üşümeye başlar, istanbul kalk gidelim der, ben senin yüzüne bakamam, istanbul kaç kişinin sevgilisi, istanbul eskitilmiş kafiye, istanbul benim, ben gidemem, benim senim var.

İstanbul senin, Afrika benim.

Ben Afrika’nın A’sını küçük yazamam, onca şeyi gördükten sonra yapamam. Senin için ufak cılız çocuklara süt veririm, hiç yemedikleri kurabiyeler, senin sevdiğin kağıttan oyuncaklar, onlara seni anlatırım dilim afrikancaya döndüğünce, anlarlar. Kartpostal gibi fotoğraflar çekerim ama birileri acır da ellerinden geleni yapmazlar diye minik bir aksilik sonucu film yanar. Kum kaçar ayakkaplarımın içine, yazları sıcak ve kurak, kışları ise sıcak ve kurak geçen bir çöl bulurum, susarım, öyle bir susarım ki bunları sana söylemem. Medeniyet dediğin çürük dişli canavar, farkederim ki hepimizi kandırıyorsun, farkederim ki kocaman bir oyun, yüzde elline kanarım, geri kalan yüzde ellisi sevgilim senin. Afrika büyük memleket, bir saklansam beni kesin bulamazlar, Afrika der saklan, Afrika kaç kişinin uzağında, Afrika iyi huylu bir yokluk, yüzümüzün gülemeyen parçası benim, çok kalamam, benim senim var.

20090727

.f

Bazı adamların kalbi hüzünlü atar; tik, tak, tik, tak ve çoğunlukla tek başına, sonra şehrin üzerinde (belki de bizim hiç göremediğimiz içinde bir yerde) bir rüzgar eser, belki de bir parantezin içinde, sanırsın eylül, yahu bu kadar erken beklemiyorduk seni, sen devrik cümlelerimizin kısmi şampiyonu, sen kelime oyunlarının gölgede oturan adamı eylül, pardon, kalbi hüzünlü atan adamı eylül, vadesi dolmamış ölümler gibi, çok bilip de hepsini unutmuş insanlar gibi, çok şey söylemek isterken susmuş gibi, son sigara gibi, bir virgülün peşine fazladan eklenmiş cümleler gibi, bazı adamların kalbi gibi, tik, tak, ak, rep, yel, ko, vans upon a time, ölüm gibi.

Bazı adamlar bir bardak viski içmek için yazı yazar, kendilerinin diğer yarısını kandırmak için, iyi bir şarkıdan aşırılmış ikilemeler, sana inanılası gerçekler.

Neden gitmez çocukluğum aklımdan, onu bilemem oysa ben, herşeyi bilirim de az çok, bunu aklımın ucuna getiremem. Kısa pantalon giymiş halim gelir, dayımın beni gezmeye götürdüğü zamanlar, bazen gece yarısı çorba içmeye, sineklerden kaçtığımız yaz akşamları, büyükannem cennette şimdi, o zaman da vardın sen istanbul ve istanbul bile aklıma gelirdi o vakitlerde de ben bu vakitleri niye bu kadar çok özlerim aklımın sağına getiremem. Bazı adamlar bilerek unutur bazı şeyleri, kendine karşı; tak, tik.

Bugün yani şu yaşadığımız an, yalan gibi, iyi güzel harika belki ötesi birşeylerin ama yalan gibi, fazla virgüllerimizi yukarıda sıkıldığınız cümlelerde kullandık bayan, sonuncu gibi'mizi de feda ettik az önce, eylül'ün daha vakti var ve rüzgarların ve sessizlik, bakınız 've' de bitti elimizde, ışıklar vardı onları da kapattık, malum tehlikeli zamanlar, karartma nedir bilir misiniz bayan, siz hiç aheste aheste yaşlandınız mı karartma gecelerinde, hayır değil mi, ben de, yine karanlık iyi güzel harika, karanlık ne yapar ki bazı adamlara, oysa bir takım sesler duyuyorum, vadesi dolmamış ölümler, erken, tabir-i caizse, saniyeler geçiyor da lisede müzik öğretmeni gibi geçiyoruz o aynı seslerin üzerinden, tik, tak, gerisini biliyorsunuz bayan ve tahtaya kalkıp notalar soruyoruz kendimize şimdi.

okuduğumuzu anladık mı, anladık ve ne zaman şefkatli bir el görsem biryerlerde, sen aklıma gelirsin benim bayan, bunu sana bir ara anlatırım, unutturma.

20090613

ae

Şahsen ben, öyle herşeyle dalga geçebilen adamları severim, imla hatası yapabilenleri, denize girince çocuklaşan 35 yaş üstü amcaları, bazen için edepsiz olan kadınları, rahmetli büyükannem gibi güzel ve usturuplu küfredebilen yaşlı kadınları da. Adamlar kadınlar ve sokaklardan ibaret gelir hayat bazen bana. Bir de gölgede oturan adamlar, iyi adamlar, sakin ve acelesiz, sakin amcaların sakin hayatları.

Bir de şunu söylemek istedim; çocukları anlıyorum; onlar bunalıp arnavutköy'le bebek arasındaki araziden hoplayarak denize girebilirler, donla bile yapabilirler bunu, paraları yoksa, olabilir yani.

lakin 45 yaşındaki kel amcaların güneş kremi de sürerek ve yere bir bez serip güneşlendikleri sonra da denize atlamalarını, sonra da o çocuklar kadar mutlu olmalarını. Bak bunu anlamıyorum azize, gerçekten. Hayatımı gölgede oturan adamlar gibi geçirebilirim ama denize atlamam, bunda anlaşalım. Bunda deyince; insana bir imla hatası var gibi gelmiyor mu?

Oysa ne dedik, ah biz ne dedik kuzum, imla hatası yapabilenleri seviyoruz, ve iyi müzik dinleyenleri ve onu bunu kafasına takmayanları ve iyi yalanlar söyleyebilenleri, bir de birşey düşünmeden yaşayıp gidenleri, onları cidden çok seviyoruz, sevgilerimizle

İyi çalışmalar

Kind regards

Best wishes

20090524

ff

böyle bir zamanlar televizyonda sevdiğim amcaların, teyzelerin, genç ablaların; tabii o umut vaat ettikleri iyi günlerinde, hani gelecekte birşey olur beklentisi, aslında gizli bir menajerlik içgüdüsü de var serde, beğenmişiz ve iyişeyler yapacak o kişi, güveniyoruz. işte o vakitler sonrasında yani, pek birşey olmayıp kıytırık reklamlarda, üçüncü sınıf dizilerin ikinci karakterleri olarak gecenin bir yarısında, kendilerine rastladığımda garip bir huzursuzluk ve tanıdık bir mutsuzluk hissediyorum. üzülüyorum, kendimi onların yerine koyuyorum birkaç dakika, ben uzaktan o hayatın 4-beş dakikasını izlerken pek iyi düşünmüyorsam, onlar geceleri uyumadan önce kaybettiklerine nasıl üzülürler, iyi kaybedenler midir onlar ve ne kadar dert ederler böyle şeyleri, bunları merak ediyorum. 

örnek vereyim desem, ismen değil simaen tanıyorum hepsini, o kadar meşhur olamamışlar yani, ama bak sevgili dostum, benim derdim meşhuriyet değil, tutunamaması, onu da belirteyim. 

gecenin bir vakti, aklıma geldi.. 

20090515

f-1002

çocuk olmak istiyorum, bir sürü şeye umudu olan ufak bir oğlan çocuğu, kavruk, güneşte iyice yanmış, kaybettiği yegane şey misketler, sokak arası, mahalle teyzeleri, amcalar, gece evin önünde çay içmeler, dedikodu, anlamadığım işler, muhabbetler, biraz daha paramız olsa lafları, biraz daha, herşeyin birazından daha, hayat, bak, aslında çocukken bile, hayat, biraz daha, misket, para, mutluluk, aynıymış. 

ve sana, sarılınca, virgüller, noktalar, noktamsılar yalan olur, garip, pazar akşamı, kolların sevgilim, pazar akşamı, hadi alıştık artık, başka akşamları geçelim, ama pazarlar dursun, kolların, imla bozukluğunu düzeltir hayatımın, sokaktan geçen insanlar, kalabalık, büyük şehrin dertleri bitanem, unutalım, kolların, ne kadar çok derdi var o hayatların, unutalım, kolların, yaşayıp öleceğiz, öleceğiz, ne ağır geliyor bana bilsen, unutalım, sana iyi şeyler söylediğim söyleyebildiğim yegane zamanlar, sana sarıldığım vakitler, o pazar akşamları, onbir sonrası saatlerin, kolların, uyku öncesi kolların, iyi güzel de, güzel bitanem, seni sevmek güzel ve kolların. 

oysa bugünlerde, önce cümleler gidiyor aklımdan, malum, meşgulüz, meşguliyet her türlü mazereti geçen hayatımızın, kafa yorgunluğu, neyse, oysa bugünlerde, ne olan o ise yani, yani, biraz boşvermek lazım demek ki, herşeyi, çünkü kıymeti yok, sensiz bu manzaranın, ki sen anladın, bu geçen zamanın, ki bunu daha iyi anlayacaksın. 

bir ara bana da anlat, nasıl oldu da 3-2 öne geçti hayatıma karşı hayatın ve çocukluğum sana versin misketlerini, razıyım. 

20090220

kar

yarım yamalak soğuk havalardan, kastettiğim böyle açık, güneşin yüzünü gösterdiği, bulutların işini iyi yapmadığı öğleden sonraları, üç gibileri, işte o zamanlarda öyle havalardan bayağı hazetmiyorum. 

kış dediğin kış'lığını bilecek, yaz dediğin şort terlik'liğini, ben'liğim sen'liğime armağan olsun. 

kamil koç 1926'dan beri hayatımızda, biz bi blog yazmışız 4-5 sene olmuş, çok mu? değil, hakiki blog bu deyip ince göreyim, sonra da gidip yatayım. 


20090217

bahche

Şehrin bazı yerlerinde kaçak bahçeler var; evlerin girişlerinde köprülü merdivenlerin altındaki boşluklarda, kimi dükkanların hiç görmediğimiz arkaya açılan ve çoğu zaman bir sürü lüzumsuz betonla çevrilmiş kısımlarında, apartmanların hep önünden geçtiğimiz kaldırım kenarlarında (çoğu zaman bakımsız, çoğu zaman göz göre göre unutulmuşluğun satın alınmış sakinliği)

Fotoğraflarını çekebilmeyi isterdim ama ben öyle tutkulu bir adam değilim, düşünür geçerim. 

20090216

foto-şipşak

Ben fakir insanların çirkin fotoğraflarını görünce üzülürüm, onların poz vermeye çalışmış ama bana göre hatta bize göre komik olmayan halleri içimi burar, bırakmasaydım sigara içmek isterdim. Bir zamanlar kaliteli bir çantası olmadığı için kız arkadaşına hep uzaktan uzağa üzülmüş, ileride ona en güzellerini alırım demiş bir arkadaşım vardı ki gitti başkasıyla evleniyor şimdi, o aklıma gelir ama sigara içemem, içmeyi çok istediğimden değil, adetten.

Yazılarım bile inci gibi bir beyaz sayfada eğri büğrü gözükür, kar’ın yanında hangimiz beyazız, bir sen, sen anladın sen, sen anla zaten.

Sonra o sıradan insanların gülümseyen resimlerini de görürüm, resim ile fotoğraf arasında ikinci sınıftan yatay geçiş yaparım, sonra onların bira yerine madensuyu içen halleri, sonra onların çok da paraları olmadığından alışveriş merkezlerinde buluşan halleri ve bunu dert etmeyişleri..

Yani paranın faniliği, bir gün ölecek olmamız, ertesi gün kanıp gitmemiz, bazen kanayıp gitmemiz, neyin önemi var ki, sen anladın, sonra büyük ekran bir televizyon, sonra eski bir kanepe, sonra iyi kazanıyorum çok şükür, sonra neşeli bir şarkı, malum iş güç, sonra herkes kendi yoluna.

Sonra sepette yumurtalar, sonra birine birşey olursa, sen üzülürsen, üzülürüm. 

20090206

edepsiz komedya

“biz çoktan unuttuk dünya dediklerini”

 

Yani, herşeye yani diyen bu sebeple evet demeyi unutmuş bir çocuk vardı askerde, sen nasıl evleneceksin diye sorardı bana, nedense beni pek evlenmeye yetecek yaşta göremedi, en son giderken, yani sabaha karşı, bari dedi, madem evleneceksin, kasımda evlen, haziran iyi değil, yani dedim, yani bazı şeyler nasip. yani bu dünya dedikleri neye göre kime göre, yani hep aynı cevapsız sorular, sigarayı yeni bırakmış insanların kırgınlığı, bir sevgiliden vazgeçiş gibi, bu dünya dedikleri, daha da gelmem biryer, daha da manasını bulamadım, daha da sormam, yani.

 

“gözlerin ya vardı aklımda”

 

Gözlerin güzel senin, senin aklından neler geçer anlamıyorum bazen. Bazen boş bakarken etrafa ve söylediğim şeylere yalandan gülümsemeler, aklın biryerlerde gezer senin, senin gözlerin güzel, benim değil, ben o yüzden sana bakarım boş zamanlarımda, sen nasıl uyursun, neler anlatırsın bana onu dinlerim, dinlerim ki bir cümlen beni koltuğumdan kaldıramasın, öylece durup bi daha düşüneyim, seni neden sevdiğimi, neden seveceğimi, seni, senin kareni.

 

“ seni sorana her yanım derim”

 

Seni bana kuşlar sorar, yan gözle baktığım mutlu insanlar, belli belirsiz yağan yağmur, toprak kokusu, alalede acılar, uykusuz bir kış sabahı sorar, günaydın, eski acılarım ellerinden öper ve sorar, hanımefendi nasıllar, bir genç kızın büyüme telaşı sorar, saçlarımı nasıl kestirsem diyen ve bunu pek önemseyen bir arkadaş sorar, iki dirhem bir çekirdek süslenmiş deri montlu mahalle delikanlıları sorar, yenge nasıl, afiyetler şeker bal, şu siyah sekizliyi atsan bitiyordu şimdiye aşkımız, isterseniz herşeye kırık bir cevabım var, sana değil. Seni sorana sağım solum sobe ve armut diyorum sessizce, aklımdan çıkma diye.

20090205

f-a

Yazmak zor çünkü ben bir tembelim, çünkü ben eve geldiği zaman yorgunluğunu televizyonu açarak ve birşeyler içerek geçirmeye çalışan sıradan bir insanım. Sıradan bir insanım çünkü nasıl diğer “colleagues” trafikte yanıbaşında duran motor üzerindeki iki genç adamın eğlenmesine dikkat etmiyorsa, yoldan geçen kızların bir vitrin önünde durup indirimdeki elbiselere az buçuk özenerek bakmasına gülümsemiyorsa onlardan biriyim. Onlardan biriyim çünkü sabah sekiz akşam beş memurları gibi beynimi yalnızca işime verebiliyorum. Maalesef işim, benim böyle yaşamam için yani böyle lüks içinde, lüks kime göre neye göreyse bana göre öyle olduğu biçimde yaşamam için yani hayat gailesi için gerekli, onlar gibi. Onlar gibi sabah çıkıp akşam kürkçü dükkanı evime geri dönüyorum, kendi fanusum içinde. Ah zenginlik, sen benim iyi bir şarkı dinlediğim ya da iyi bir cümle okuduğum zamanlar kadar neden basit değilsin her zaman? Daha açık soracak olursak babam neden zengin değil böyle bir evde yaşamak için, bu kredi kartlarının bir devlet memuru maaşını ödemek için ve ben neden böyle vazgeçemez hala geldim tüm bu fazla’lardan, yeni bir ayakkabı, yeni bir gömlek, yeni bir geçici ben?

Anlatamaz oldum, üzücü olan bu, kendimi kendime anlatamaz, laf geçiremez oldum, düşünemez oldum, en ağırı da bu. 

Çünkü ben bir tembelim. Bu cümle iyi, başa dönelim, başa dönüp gidelim, tembel olmasam belki eve geldiğimde bunları düşünmez yazardım, belki kahramanlarım arasında kaybolurdum ki askerlik, bir başka deyişle kaç kaç kaç herşeyden, işte o vakitler uzunca bir romanı yazmaya bile başlamıştım, işte ben yazardım, üç beş cümle de olsa da bir gecede yazardım.

De’lere bakmayın, hepsi yerli yerinde kullanılmış ve birinci el ve’ler fazla sayısında, şimdi bir virgül eksik, sakince boğazdan geçen bir geminin noktası, güzel bir şarkı istanbul. Son olarak, hepimizin son’u olarak, ölecek olmamız kötü değil mi, hepimizin, teker teker? Toprak, kara yazı.

20090110

asker döner

askerlik denen garip olgu bir hafta sonra geri kalıyor. bakınız blog yazmayı bile biraz özlemişim. bir not: internet cafede garip müzikler duyarken ve aklınızda birazdan giyeceğiniz yeşil şeyler varken birşey yazılmıyor.

kolay ve rahat bir askerlik yaptım desem yalan olmaz hatta işi bütün ayrıntısıyla anlatsam dersiniz hocam sen gidip 5 ay tatil yapmışsın, ben de gıgımı çıkarmam. böyle bir deyimi bile ilk defa kullandım bakın. durum garip yani, ne diyor urfalılar, weird..

ve bulunduğum internetli yerdeki sobadan kömür kokusu yükseliyor ve bu kömür kokusu pek tanıdık bir hale geliyor bunca vakit sonra ve hayatımdan 5 ay geçiyor ve sizinkinden de. sonra zaman hiç bu kadar yavaş ve hiç bu kadar hızlı geçmemişti, sonra bir sürü insan, insanlar bir iki üç garip.

garip vallahi, şimdilik bu olsun.

20081104

oh gosh..

you should change your battery.
seninle paylaştığım herhangi bir an benim anlamlar yüklediğim kadar değerli olduğundan­, sıradan bir gün sonundaki onbeş dakikalık telefon konuşmasından havai fişek gösterisi mi beklersin ki diye soran mantığım ile tatmin olmayan duygularım savaşmaya başlayınca ancak iyi geceler diyebiliyorsam, bil ki bugünlerin tek yüzümü güldüren kısmı sesindir.

or switch to outlet power immediately.
bugün mutsuz halimi güne yaydığımdan akşama çok enerjim kalmadı, şarkılarım biraz daha eğlenceli. ayrıca vinçlerimle dalga geçtiğin için sana her an saldırı planlayabilirim, eve döndüğünde bazı geceler eline kalem kağıt tutuşturup lütfen buradaki hayatınıza dair fikir ve önerilerinizi bizimle paylaşın diyebilirim, ben işimi şansa bırakmam, ilk gece 12de uyumayarak şaşırtıyorsam gün gelir yenisini bulurum. edebiyat uğruna kelime seçmem, müşteri memnuniyetini esas alırım, hayali bir mutsuzluğum yoktur gerçekten ağlarım. seni özlerim.

to keep from loosing your work.
halılar oldukça desenli ve ben istemediğim için bugün süpürülmedi, oda sıcaklığı 24 derece, biri üşenmemiş tavandaki havalandırma panelinin üzerine kurşun kalemle birşeyler yazmış, kim bilir belki iddaya falan girmişlerdir önceki misafirler de onun anısıdır, iki yataktan benim uyumayı seçtiğimin kitap okuma ışığı yanmıyor, bu yüzden mi 2 haftadır kitabımı taşıyor ve hiç kapağını açmıyorum bilinmez, hep son gece televizyonu açmadığımı farkediyorum ama artık herşey için çok geç, yorganın yatağın altına sokulmasının oluşturduğu düzen görüntüsü ile yatmadan önce onu çıkarma uğraşı insanlığın çözemeyeceği bir ikilem olarak kalacak sanırsam, gündüz kapıya astığım rahatsız etmeyin kartının birkaç saat sonra yerinde olmadığını görünce bana bir komplo kurulduğunu anlamıştım zaten.

the connection has been terminated due to nortel inactivity.
insanlar günleri birbirine bağlayan saatlerde çalışıp mail atmaya devam ederken benim gelen mesajları umursamadan sana yazmam işimin en zevkli tarafı, laptop outlook ve yeterli düzeyde ingilizce seviyesinin başka bir amaç için kullanılması düşünülemez zaten. odaya su siparişi verirken, suyun otelde çok pahalı olduğu bu yüzden dışardan alıp öyle gittiğimiz yabancı tatil yörelerinde olmak istedim seninle, birlikte üşümek ve pijamamın içine üzerimdeki sokuşturmak istedim, ışıkları kapayıp birlikte uyumak istedim.

do you wish to continue?
i do, mucks.

20081003

bakma bana öyle..


Orhan Pamuk’un masumiyet’inin çıktığını öğrenince, şu askeri günlerimde çok memnun olduğumu, okurken günlerimin daha bir kolay geçeceğini düşündüğümü belirtmeliyim. Çünkü yazarımızı pek sevmekteyim ve kelimeler arasında fark ettiği ince ayrıntıları çoğu vakit şaşkınlıkla okumakta, bu kadarı da olmaz demekteydim. Özellikle “İstanbul” başlı başına böyle fark etmelerin, bir insanın kendi dünyasına bu kadar içten bakıp yazabilmesinin ürünüydü, zaten bu üst düzey kitap oskarın da sahibine gitmesine sebep olmuştu, birçok yabancının da İstanbul’a uzaktan aşık olmasına.

“Masumiyet” in bir aşk romanı olduğunu daha kitap çıkmadan gazetelere yeni kaset çıkaracak sanatçı modeliyle lanse edildiğinde öğrenmiştik. Konu aşk, yazar da Pamuk olunca herkes (istinasız herkes) kitabın muhtemel okurları arasında yerini aldı. Aşk gibi harc-ı alem bir konuda yazmanın dayanılmaz hafifliğini ve satarlığını da anlayıvermiş olduk. yapılan pazarlamaya, bu işlerden ekmek yiyen birisi olarak laf söyleyecek değilim.

Lakin “masumiyet” beni ciddi bir hayal kırıklığına uğrattı.

Bir aşk bu kadar ama bu kadar acı verici olabilir ve bu kadar uzayabilir mi? Zannımca benim yazara pek katılmadığım ve kitabın bütün inandırıcılığını gözümde kaybetmesine sebep olan kısım bu oldu. Doğuştan gelen bir yetenekle (?) konu ne olursa olsun kaybetmeyi ve kendimi acıtmayı bir yerde keseceğim için değil, yalnızca filmlerde olabilecek bu çilekeş aşk hikayesinin kitabın oluşturmasını beklediğim gerçek dünyadan bir müddet sonra kopup gitmesi, uzun uzadıya devam eden sayfalar boyunca kurgunun bir adım öteye geçmeden hep aynı hastalıklı aşkın içinde dönüp durması (ki bu süre kahramanlarımız için 8 sene..) elimde tuttuğum kitaba bu mu yani diye bakarken, bir sonraki sefer kaldığım yerden devam edecekken sıkıntılı bir ifadeyi yüzümde yakalamama sebep oldu.

Artık aşktan başka her şeye benzeyen takıntısına ait objeleri diğer hayatın (Füsun) bu kadar içine girerek toplaması ve nihayetinde tüm topladıklarının açılacak bir müzede bizlere gösterilecek olması beni çok çekmese de, müzeye gitmeyeceksem de güzel bir düşünce ama bu romanın fazlasıyla bu müzeye yaslandığını düşünmeme engel olmuyor.
Aşkı anlatan Pamuk’un, Füsun’un neyini bu kadar çok sevdiğini, Füsun’un aklından neler geçtiğini sessiz bir dille anlatırken böyle madensi bir konunun daha da dibine girerek insan neye, neden, ne vakit aşık olur sorusuna da en azından dokunmasını dilerdim. Tüm bunlar ‘aşkımdan öleceğim tanrım’ nidalarından öteye gitmeyen sayfalar arasında ilerlerken sadece kaybetmiş bir adamın giderek platonik monologlarına dönüşüyor. Oysa aşk sadece karşında sevgilini görünce kalbinin atması değil, iki kişinin bire giden yolda paylaştıkları değil midir?
Yazarın aynı Nişantaşı içerisinde ve kendi hayatından parçalar ile dolaşması biraz ucuza kaçması gibi geliyor. Yazarlar elbette yaşadıklarından fazlasını ancak hayal ederek hatta yaratarak bir yerlere varırlar ama zengin, sosyal, modern bir beyaz Türk’ü her seferinde kitaplarda bulmaktan iyisi yapılabilirdi, Nobel sahibi bir yazarın yapması en azından denemesi lazımdı diye düşünmekteyim.

Neysem, görüldüğü üzere beni biraz yoran bu kitabı böyle yerden yere vurayım, tabii ki en başta söylediğim gibi Pamuk’un fark etmelerinin bilahare tabiri yerindeyse hastasıyım ama daha iyisini yapabileceğini bildiğim için kızgınlığımı da yazayım dedim.